14 Nisan 2010 Çarşamba

Pervane Mezarlığı


Açtığın delikten içeri bir ışık düştü bugün
Yorgundu belli
Kaçar bir halde, aff dileyen gözlerle baktı bana
Sessizliğimi bozmadım
Belliydi ki dışarıda hala güneş doğuyordu..

Aldatırdım kendimi biliyorum,
bekleseydim büyümesini
Aydınlattıkça o küçülüyor,
karanlığı büyüyordu
Titrer bir halde
Biteceğini bildiğimden sustum..

Bir daha girme diye içeri
Dikenli tellerle çevirdim gözlerimi
Aydınlığınla kandırdığın duvarlarımı
Siyahınla lekeleme diye
Kapadım bütün perdeleri..

Ruhsuz bir canlıyım bugün
Gömün hadi beni
Kapayın toprağın gözlerini üzerime
Yerim hazır
Pervane mezarlığı...

11 Nisan 2010 Pazar

"ToBeContinued"

Üç arkadaş o gece çok fena içmişler ve salonda sızmışlardır.
İçlerinden ev sahibi olan Kerem en son, ayıkmaları için kahve yapmaya mutfağa gitmiş fakat çok sarhoş olduğundan dolayı kahveyi öylece bırakıp salona dönmüştür.
Ocaktaki kahve bir süre sonra taşar ve yanan ocağı söndürerek içeri gaz dolmasına neden olur...
________________________________________________________

Salonda sere serpe yatan gençleri görürüz. Derken ana kapı açılır. Gelen azrailden başkası değildir. Azrail evi şöyle bir süzer ve orta koltukta sızmış Cem'in yanına oturur...
________________________________________________________

Biraz sonra azrail üç genci de isimleriyle uyandırır. Elinde bir kumanda olan azraili gören gençler önce durumun şaka olduğunu düşünürler ama çok şaşırmazlar. Azrail diğer iki arkadaşı da yanına çağırır ve orta koltukta dördü yan yana gelirler.
Azrail
-Başlıyoruz tamam mı?
Kerem
-Abi dur içerde cips falan vardı onları getirim bari.

Kerem mutfağa gider. Ocaktaki kahveyi görürüz. Cips ve mısırları alan Kerem Mert'e seslenir
-Meeert, abi sen de dolaptan biraları alsana

_________________________________________________________

Gençler artık hazırdır. Azrail hemen karşıdaki duvara doğru kumandayı uzatır ve film başlar.
_________________________________________________________

FİLM 1- KEREM

Filmin başında Kerem'in küçüklüğünü görürüz. Herkesin yüzünde mutluluk ifadesi vardır.
Mert:
-Lan amma tatlıymışsın
Kerem:
-Yok be olum fırlamanın tekiydim

Duvarda küçük bir kız görünür
Kerem:
-Aaa Aslı bu lan..
Mert:
-Benim Aslı mı abi
Kerem:
-Evet olum, biz küçükken aynı mahalledeydik onlarla
___________________________________________________________

Azrail filmi biraz ileri sarar,
Kerem'in lise yıllarını görürüz
___________________________________________________________

Büyük parkta dersten kaçmış gençler ellerinde sigara, kıravatları kafalarında takılmaktadır.
Kamera biraz ileride kuytuda Kerem ile Aslı'yı gösterir.

Kerem:
-Abi ileri al bu kısımları. der

Kerem kızı köşeye sıkıştırmıştır ve fırsat bu fırsat deyip kıza resmen yumulmuştur.

Kerem:
-Abi ileri al işte
Mert:
-Yuh! Lan napıyon olum sen

diyerek diğer uçtaki Kerem'e doğru harekete geçer.
Azrail hastane duvarlarındaki hemşire fotolarındaki gibi
-Şişşşşş! Sessiz olun gençler film izliyoruz
_____________________________________________________________

Film ilerler
Kerem'i evlerinde görürüz. Odasını kilitlemiş porno film izlemektedir.

Azrail:
-Neyse, 2. filme geçelim. Ama ben bir lavaboya gideyim. Nerde lavabo gençler?
Mert:
-Koridordan git hemen soldaki ikinci kapı abi

Azrail odadan çıkarken Mert ile Kerem tartışmaya başlarlar

Kerem:
-Lan yıllar önce olan bir şey işte ne büyütüyon
Mert:
-Abi büyütmemesi var mı kim bilir neler yaptınız.
-Hayır en kızdığım şey de neden önceden tanıştığınız söylemediniz
Kerem:
-Salak mısın Mert. Söylenir mi böyle şey
___________________________________________________________

Azrail içeri geri gelir.
Eline kumandayı alır.
Mert'e dönerek
-Şu mısırlardan ver bakalım biraz.
Mert:
-Al abi..
___________________________________________________________

FİLM 2- CEM

Cem'in küçüklüğü ile başlar film. Azrail bu kısımları ileri alır ve direk ÖSS sonrası döneme geliriz.
Cem sınavı kazanamamış ve dershaneye yazılmıştır. Bir gün kurs çıkışında kapıdan çıkarken Aslı ile çarpışırlar ve orada tanışırlar.

Mert:
-Yok olum artık yuh!
Kerem:
-Laaaaaan. Sen de mi olum?

Cem hiç ses çıkarmaz.
___________________________________________________________

Film ilerler. Cem ile Aslı sevgili olmuşlardır. Hergün el ele kola kola gezerler. Cem biraz romantik birisi olduğundan onun filmi de romantik olur. Çiçekler, böcekler, kuşlar derken Aslı ile ormanda görürüz Cem'i.
Çimenler üzerinde uzanırlar ve birazdan olacakları az çok tahmin edersiniz.

Kerem:
-Mert Bey buyrun ne diyorsunuz?

Mert hemen yanındaki Cem'in kafasına bir tane vurur
-Olum sen nasıl yaptın lan bunu?

O zamana kadar sessiz olan Cem
-Lan nerden bilim ben gerizekalı. O zamanlar sen mi vardın hı? Kerem'i bile tanımıyordım aq!

Mert:
-Doğru diyon lan
-Abi Aslıyı arıcam ben. Gelsin o da izlesin

Kerem:
-Saçmalama

Azrail eline kumandayı alır ve ekranı kapatır.

Cem:
-Eeee abi Mert'in filmi yok mu?
Azrail:
-Onun filmi daha bitmedi.

Cem ve Kerem şaşırır.
-Ne demek abi bitmedi?
______________________________________________________________

İlk plana geri döneriz. Mert uyanır. İçeride pis bir koku vardır. Az önce gördüklerinin etkisinde elini telefona atar Aslı'yı aramak ister yarı baygın.
"Arama yap" tuşuna bastığında
"Hattınızda yeterli kontör bulunmadığından hattınız aramalara kapanmıştır" mesajını duyar.
Doğrulur yavaşça. Başı ağrıyordur.
Havayı koklar ve tüp kokusunu alır. Pencereyi açar ve arkadaşlarını uyandırmaya çalışır.
Seslenir, dürtükler ama uyanmazlar.

Mert onları uyandırmak isterken dış kapının kapandığını duyar ve hemen oraya doğru yönelir.
Kapalı kapının üzerinde bir not vardır ve üzerinde şöyle yazar:

"DEVAM EDECEK...
Bir DOST"
______________________________________________________________

8 Nisan 2010 Perşembe

sen

sen paslı tellere asılmış beyaz çamaşırlarımsın
virgülüne hasret bu cümlelerin muhattabı
tavan arasına sakladığım noktaların tamamısın

sen çekik gözlerimin bebeğisin doğumuna aylar kalan
sancılı geçen günlerimin sonunda doğacak güneş
ve söyleyeceği ilk sözcüklerin anlamına eşsin

sen içime düşen kör bir böcek salkım salkım beni kemiren
kozasına hapsolduğum beyaz bir kelebek
farkında olmadan üzerime giydiğim bir nefessin

sen farkedemediğim bir gerçeksin yüzleşmeye korktuğum
küçük oyunlarımda tuttuğum renk
büyümesini hiç istemediğim bir çiçeksin

sen derinlerimde gizlenen bir yara ara ara kanayan
hiçbir zaman tam kapanmayan bir kapı
yokluğunun şerefine içtiğim bir duble şarapsın

sen..
geçmiş zamanda çekimlediğim sevmeksin
hikaye edilsin şimdi çocuklara
severmişsin
ben aşkın en geniş hali seni
severim...

Yaz


yaz (dedi bana)
durduğundan beri kanat çırpmıyor serçeler
dalgalar vedalaşmıyor kıyılarıyla
ayçiçekleri güneşe çevirmiyor yüzünü
kör etme, köreltme kelimelerini
kuyularmızda bekeleyen nöbetçilerini gönder uzaklara
kapanmayan havanda döv bulutlarını
yedi düvele savur içindekileri
toz ol duman ol dol içine nefes nefes
yaz
heves yokuşlarından sal kendini
(senin)yüzünden açsın artık güller
göçmen şiirleri yolundan çevir hadi
dalgın hatıraları uyandır
ışığı kilitle gözlerimizde
olgun meyveler gibi çürümesin gülüşlerimiz yüzünde
diken diken batsın yaprakları baharın
kanatları cezalandırsın uçuşan arıların
şekil ver çamurlara hadi
suskunluklarına küsme
kanat içimizdeki kötülükleri
kabuk bağlar diye bekleme
bırakma zamana sen yaz
kara kaleminle beyaz sayfalara
hayatın köşesini kıvırıp bıraktığı yerleri hatırlamayanlara yaz
sözlerini verip geri almayanlara
bırakılan yükü tek başına taşıyamayanlara yaz
yaz
(dedi bana)
kaldığın yerden yeniden yaz...

6 Nisan 2010 Salı

Kısa kısa-2

dayanabilir misin sınırlarına dayandığında med-cezirlerin? dolduramadığın boşluklarında sesli düşünebilir misin peki? sakladığın şeyleri zaman bulunca durabilir misin karşısında? öncelik verdiklerinin hesabını sorarsa ya korkuların ne dersin? yalnız kaldığını söylüyorsun ya yalın kalabilir misin peki? kendini kandırınca başlıyor her şey unutma.. kendini kandırınca...

bıraktığın noktalardan yola çıkıp tekrar bulsam seni... ve tüm yüklemlerini sevmek zamanıyla çekimlesem...

eksiklerini tamamlama uğruna tamlarını eksilten insan nesliyiz...

kutularım var açmaya korktuğum..kendimi avuttuğum yalanlarım var..sözlerim var verdiğim..özlemlerim var beklediğim..satırlarım var gizlediğim..isteklerim var dizginlediğim..kuytularım var göstermediğim..öncelerim var içinde..ellerim var kutunun üzerinde..tutuklu ellerim...

Beyaz bir lekeydin siyah dünyamın üzerinde.. Dağılıp büyümesini isterdim ama lekeydin işte.. Çıkarmam gerekti seni..

"Yazı yamam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyorum." Sait Faik Abasıyanık

bütün çiçeklerin nektarını çalıyordu küçük kanatlarıyla..geleceğin güne yetişsin diye ağustos böceklerini şimdiden ayarlamıştı..karıncalar bile davetliydi, kelebeklere o güne tarih verdi kozalarından çıkmasınlar diye..herkes için ileri saran zaman onun için geri sarıyordu..yaklaştığın her gün için ağaçlara attığı çenti...klerden mona lisa bile yapmıştı sana ama sensiz bir anlamı yoktu... (son 55 gün)

Kar yağsın diye dua ederdi hep zamansız yanından kaçışlarında...

İki zıt kutup olmamıza gerek bırakmıyordu bizi; çekim eklerinin çekimsel gizil güçleri...

Küçük ekmek kırıntıları olsa yolda, sana götüren.. Ve tüm kuşlar ile karıncalar rejime başlasa o gün...
(Küçük ekmek kırıntıları olsa yolda, sana götüren.. Ve tüm kuşlar ile karıncalar rejime başlasa o gün.. Bir sürü kır çiçeği toplayıp sepetime, çevirsem pedalları patikalarında ormanın ve bitiminde denizden esen rüzgara bıraksan saçlarının kokusunu içime dolan.. Düşünsen, kasvetini unutup kışların, baharı.. Kollarını açıp, belki de bir yerlerde bıraktığın cesaretini beklesen.. Yeni şarkıları mırıldansa dudakların.. Kozasından çıksa ertelediklerin.. Üzerine basılmış çiçeklere üzülmeyi bırakıp yeni tohumlar eksen.. İçine çekip tazelesen nefesini ve düşünsen.. Kim bilir belki içindeki ses "yeter" diyecek... )

Küçük bezelye taneleriyle misket oynayan.. Halının kenarındaki çizgileri oyuncak arabasına yol yapan.. Sağlık ocağından serum, şırınga çalıp kubağalar üzerinde deneyen.. Telefonla bilmediği numaraları arayıp konuşan.. Kendi bahçesinde daha güzeli varken diğer bahçelerden incir çalan.. çocuğu özledim... :(

Ancak güneş ışığı girdiğinde görebilirsin odanda uçuşan küçük tozları...

küçük iğnesiyle yamadığı cümlelerini tekrardan sıraya dizip var etmeye çalışıyordu kendini.. stabilize seçtiği anlatım tekniğini kirpikleri arasından yağan yağmur bozuyordu her seferinde.. her yere yama gerekiyordu.. oysa hayat zaten anlatım bozukluğunu soruyordu ona.. anlatımını değil ama bir güzel "ağzını bozdu" bir ...müddet sonra.. terbiye edilemezdi cümleler!!!

Peçete koleksiyonu vardı Nafize Teyzenin.Tam 40 yıldır biriktirdiği peçetelerini özenle sandıklarında saklıyordu.Onları gösterirken misafirlerine o kadar mutlu oluyordu ki bunu gözlerinden anlıyordunuz.Bilen biliyordu ama bilmeyenler için şöyle dedi o gün:"Ben 40 yıldır ağlamıyorum.O, beni bıraktığı günden beri gözyaşl...arımı hep bu sandıklarda saklıyorum." O gün bizi uğurlarken bir peçete daha ekledi koleksiyonuna...

Aşkın belki de en güzel yanı, size bir şey katmasından çok sizden bir şey götürmesidir...

Kılavuzu burnu olanın boku kargadan çıkmazmış.. (böyle daha derin anlamlı oldu sanki)

yazıları ters gösteren aynada kendini doğru görebilmek mi marifet???

O güzelim, sıcacık mercimek çorbana ellerinle atarsın ya kırmızı kırmızı pul biberi ve unutursun da o ellerle gözlerini ovcalarsın ya.. Öyle bir şey...

Adam "peşin" istiyordu zamandan alacaklarını.O kadar biriktirmişti ki ödeyemez diye hesaplıyordu hep.Fakat o gün geldiğinde zaman alacaklısını yanılttı yine.Öyle bir şey verdi ki ona; tüm alacaklarını silmek zorunda kaldı adam.Zaman adama "bir saat" daha verdi.O gün azrail bir saat sonra geldi adamın yanına ve alacağını alıp gitti...

Çocuk bir an durdu.. Elinden tutan adamın yüzüne bakarak: "Abi, anneme gitmiyor muyuz?" dedi, biraz ilerde üzerine kapanmış ağlayan annesini göstererek.. Adam sadece gülümsedi.. Çocuk, hala ölümü oyun sanıyordu...

Karışık-1

"Kendimi poşet çay gibi hissediyorum." dedi durup dururken.Herkes ne demek istediğini anlamamış gözlerle ona bakarken o,bardağının hemen yanına bıraktığı poşet çaya bakıyordu."Yalnız onun gibi şanlı değilim.O hiç olmazsa içini dökecek sıcak bir yer buldu."diye devam etti ve "Ben şuanda, şu bardağın yanındaki haline benziyorum..." diye ekleyerek bir yudum aldı çayından.Oysa hiç sevmezdi poşet çay içmeyi...

Çocuk elindeki böceğe şöyle bir baktı.Ne kadar aciz ve küçüktü.İstese onu o dakikada öldürebilirdi.Çünkü canını yakmıştı siyah kanatlı,küçük antenleri olan böcek.Elini yüzüne doğru yaklaştırdı.Böcek hafif hırpalanmıştı fakat kanatlarını uçmak için hazırlıyordu.Sonra, ardında iki bacağını çocuğun avcunda bırakarak uçup ...gitti.Arkasından bakakalan çocuk tekerlekli sandalyesinde, gökyüzünde kaybolana dek onu izledi...

Düşünüp taşınıp, dönüp dolaşıp geldiğin yer hep aynı ise; sorarım sana değişmenin vakti gelmedi mi sence?

Başın döner seni sallayan ellerde.Eritirken beyaz düşünceleri siyah sular içinde ve içine dolarken küfürbaz ağızların yudum yudum akışkanlığı;sen işi bitmiş bir şey olarak kenarında beklerin hayatın.Boğulurken bağırışların duyulmaz kulaklarda,bir sağa bir sola çarparsın da kimse umursamaz.Ve kimisi hiçbir zaman kullanm...az seni.İşte onları seversin bilirim,çayını şekersiz içenleri... (çay kaşığına)

Ayağına batan dikeni çıkarmak için yere eğildi ve kendisine doğru gelen bir gölgenin kafa kısmını gördü.Hiç aldırış etmedi.Yalın ayak yürümekten kalınlaşan derisine batabilecek kadar büyük dikeni çıkardı ayağından ve yavaşça doğruldu.Kafasını hiç kaldırmadı ve:"Şu diken kadar bile canımı acıtamazsın!"dedi.Azrail o anda... aldı canını.İyi ki kaldırmamıştı kafasını çünkü babası onu zaten yıllar önce öldürmüştü..

Kar yağıyordu bir yerlere ve benzer satırları buğulu camlara yazıyordu birileri.Gece siyahının matemini tutuyor gibiydi sokak lambası.Kefeni üzerine örtülmüş kaldırımda, kaybolan ayak izlerininin önünde, geçmişine sövüyordu içkili bir adam.Birilerinin açtığı beyaz sayfaları dolduran kara kalemlerden kimse bahsetmiyordu... oysa.Esas içini döken biz değil onlardı aslında ama leke bırakıyordu işte,siyah bir leke...

Kar ne kadar beyaz olursa olsun yerde onu bekleyen toprağın içinde kirlenecektir; geldiği yerde!

12 numaralı,pencere kenarı koltuğuna oturdu.Otobüsün kokusu,şehrin rengi,dışarıdan gelen seslerin eşliğinde, başını yasladığı soğuk camda kapadı gözlerini.Nefesinden buğulanan cama sanki görecekmiş gibi koca şehre "elveda" yazdı ve alacaklı olduğu "merhaba"lara doğru yola koyuldu.Ona ilk eşlik eden ise fonda çalan Kazı...m Koyuncu oldu..."Denizde karaltı var..."

Dün çok zile bastım açmadın kapıyı..Oysa Pavlov'un köpeği bile salya veriyor her zil çalışında../Bastım telefonun tuşlarına..Açtın sıçtın ağzıma..Ama açtın ya Skinner'in faresi gibi aramak için çok zaman kaybetmiyorum şimdi../Bloom'un taksonomisinden sentez basamağına oturdum evinizin..Durum değerlendirmesi yaptım aldı...m da kendimi karşıma../Artık sevilme aşamasına geçebilsem Maslow'un hiyerarşisinde be güzelim!

Hava soğuk olsa da elinde kahvesi çıktı dördüncü katın terasına.Bulutların hareketlerini izlemeye bayılıyordu.İçindeki "gitmek" dürtüsünden olsa gerek en uzağına bakmaya çalışıyordu ufuk çizgisinin.İçerden gelen seslere kulak verdi.Aynı şarkının aynı nakaratını çalıyordu anne babası.30 yaşında olmasına rağmen değişmeye...n bu şarkıya bugün eşlik etmemek için az önce önünden geçen martıya katılıverdi...

Öldürsün diye kendini daha bi hevesle çekiyordu her seferinde.. Bembeyaz saçları, sararmış bıyıkları, artık erimiş bakışları vardı.. Bir kendi kalmıştı geride.. Ne yaparsa yapsın, Tanrı onu yanına almaya layık görmüyordu belki de.. Karşı kaldırımda dedesine sarılan çocuğa bakarken bir tane daha sardı.. Korkuyordu çok y...aşa demesinden birisinin ve bu yüzden kuytularda hapşırıyordu...

Küçük balık sordu: Beni geri bırakacak mısınız? Adam: Hayır, sen bu okyanusa göre çok küçüksün dedi ve elindeki balığı, 8 yaşındaki oğluna verdi. 2 yıldır fanusta yaşayan o balığa bakan çocuk mutluydu. Ya dünyası küçülen balık???

Elleri, kareli yeşil şortunun açık bıraktığı dizlerinde, sapanı parmakları arasında, gözleri ellerinin üzerinde, sadece susuyordu çocuk.. Bitmesini bekledi..bekledi..bekledi... Kafasını kaldırdığında ışığın önüne havalanmış bir el gördü.. Karşıda duran kardeşinin gözlerine bakarak o tokadı yedi ama ağlamadı.. Doğruca o...dasına gitti.. Hayatında hiç kimseyi satmamayı daha o zamanlarda öğrenmişti....

Daha boyu uzamadan kemik erimesi tedavisi gören bir nesiliz...

porselen düşüncelere çizilmiş mavi hayallerin peşinden koşarken etrafınızda beliren kokuların ayırdımına varmanın yeteneğine sahip olmak lazım.. zira her dumanı üstünde tüten cismin kokusu ve buharı sizi mutlu kılacak biçimde olmayabilir.. arkanıza baktığınızda santimetrelerle basmaktan kurtulduğunuz şey yeni yapılmış ...sıcak bir bok da olabilirr!!! (boktan püsürükten bir şey)

yolunda gitmeyen bazı şeylerin kazaları yüzünden bu buhranlarımız.. bol virajlı yollarda kesik çizgilerin yanılttığı insanların, hayatlarının kesik kesik gözlerinin önünden geçtiği anlardaki kadar değerli aslında zaman.. ve unutma sakın! keşkelerin ne kadar fazlaysa yolun o kadar uzak, sen yola o kadar uzaksındır...

"Sağınağın hemen ardından bulanıklaşan nehrin kıyısında, ıslanmış bir çiçeğin yaprağında duran, kanatları gövdesine yapışmış bir arının ayağında topladığı polen renginde bir hayal kurmak istiyorum..." ile "Turuncu bir hayal kurmak istiyorum..." arasında çok fark vardır...

Soğuk bir pazar sabahı,güneş sahte sıcaklığını esirgemese de üşüyor insan.Gece boyu bomboş olan sokaklarda şimdi ayak seslerine motorlu taşıtlar kirliliği karışıyor.Pazar da olsa açık dükkanların esnaf selamlaşmalarına tanık oluyorum biraz ilerde.Verilen çay sözleri ve tavla intikamı hazırlıkları da cabası.

Bulutların oyununu izliyorum yürürken ve özlediğim kırlangıç seslerini anımsıyorum.. Etrafımdaki her şeye benzeyen sonbahar korkutuyor ruhumu, sarısında ararken mutluluğu çamurunda boğuyorum ayaklarımı.. Bir tutam sıcaklık arıyorum başka şeylerde.. Kitapçıdaki kitapları kokluyorum ama açtığım sayfalarda yine hazan yine... hüzün.. Soğuksun ama sana da alışıyor insan sonbahar.. Her şeye..alışıyor..insan....

bilişsel bir düzlemde duyuşsal özelleriklerimi yanıma alıp devinişsel olarak kaçmak istiyorum.. klasik koşullanıp edimsel çözülmek, bütüncül olarak tüketip sosyal olarak üretip kendimi dışsal pekiştireçlere boğmak istiyorum.. beni merkeze alan birisini istiyorum evet.. kuramlar,stratejiler içinde boğulmaktan korkuyorum..... hümanist görünüp zincirlerle gezenlerden de.. ve son olarak.. mobidik'ten sevgilerle...

Kumanda üzerindeki silik rakamlar, idam edilmeye mahkum perdenin kornişten çıkmış özgürlüğü ve güneşin yarı yerine kadar kaldırdığı buğulu camların ardından görünen manzara..Duvarları siyaha boyayan soba borusunun kıvrımında sıcak olsa gerek diye yuva yapan serçelerin sesleri ve nefes almaya çalışan sarı yapraklı bir a...ğacın göğe yükselişi..Sonunda siyah bulutların arasında bulabilmdim güneşi...

Sağınak haline gelmedi henüz/Karartılar başladı ama/Rüzgarında hafif bir ılıklık Kopacak birazdan dalından/Tek başına kalmış ama/Direniyor bir yaprakcık Uzaktayım izliyorum/Büyük bir sahne ama/Sahipsiz kalmış bir ışık Alkışlamasınlar bi zahmet haketmiyor bu bünye zaten terkedilişlere alışık.

Kesik suyun açık musluktan gelebilme ihtimalinin sesini dinlerken yine akşam oluyor pencerede..Pavyon ışıkları yanmış, içerisinde zevk ü sefa etmeyi düşünenler ve onlara bunu yaşatmak için görevli karanlık hayatlar..kadınlar../Meyler şişelerden boşalmaya başlamış bile ve o kulak tırmalayan şarkıların akordu yapılmakta..... Arabada beş evde on beş... Ağzımda bir küfür! Neyse...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Başkalarının Yanında

Uzunlar içinde kısa kalıyorum
Kısalar içinde uzun,
Aynı yolun orta şeridini işgal ediyorum hayatta.
Bir cambazın halini anlıyorum
dengesizlikleri dengede tutmaya çalışırken.
Stres soluyorum henüz yirmilerimde.
Bilinmeyensiz bir denklemim şimdi
bilinenlerim bilenlerin elinde.
Onların kaleminde yok mürekkep;
mürekkep herkesin dilinde.
Bir iz bıraksam arkamda sorgulanıyorum,
izimi kaybettirsem kaybolurum hayatta.
Kimlikler var üstümüzde
acaba kim’lik yaşıyorum bu hayatı?
Kimin soruları var sorunları içinde???
Tozsuz bir camdan yansıyor hayat,
kamaşıyor gözlerim...
Açamıyorum!