5 Nisan 2010 Pazartesi

Her şey o gün başladı...

Evimizin bahçesine yeni döktüğümüz betona tarih atmamı istedi babam.. Bir dal bulup yazdım o günün tarihini.. Yıllarca orada kaldı o yazı.. Sanki geleceğe bırakılmış eserimdi benim.. Ara ara gidip bakar, göremeyenlere göstermek isterdim tarihimi.. Övünürdüm oraya yazdığım şeyle.. Kimine göre kıçı kıytırık bir tarihti belki ama benimdi o, ben yazmıştım onu...

Benim babam bir mermer ustasıdır.. Evden temiz olarak giydiği mavi tulum, iş yerinde ne zaman görsem beyaz rengi almış olurdu.. Koca koca kamyonlar gelirdi dükkanımızın önüne.. Tekerlerinde boyumu ölçerdim pazarlık yaparken babam getirenlerle.. Her kamyonda ayrı ayrı yazılar olurdu.. Ve hep sorardım şoförlerine bunu sen mi yazdın diye? Bilmediğim isimler söylerlerdi.. Orhan Baba, Müslüm Baba.. Ben de hep babaları söylemiş de yazmışlar demek diye babamın ağzından çıkan güzel cümleleri aklımda tutmaya çalışır, çirkin el yazımla çizgili defterime not ederdim...

Dükkanda sık sık vakit geçirirdim.. Küçük artık mermeler ile evler yapar, üzerlerine resimler çizer, yazılar yazardım.. Bir sürü mermer vardı bildiğim.. Sarı mermer, bembeyaz mermer, kiremit rengi mermer, benekli mermer.. Ara ara çay molalarında babamın işçilerle sohbetlerini, çay servislerini yaparken can kulağı ile dinlerdim.. Cebimden hiç çıkarmadığım kalemim ve kağıdımı çıkarır babamın sözlerini yazardım.. "Taşı sıkıp suyunu çıkaracaksın." "Şu dünyada dikili bir taşın olacak." "Azimle sıçan mermeri delermiş."
En çok da bu son sözünü severdim.. Mermer döşemeli tuvalette hep arkama baktığımda babamın bu sözü aklıma gelirdi..

Dükkanda işimiz sadece mermer kesip, doğramak parçalamak değildi.. Zaman zaman süslemeli işler, yazılı işler yapılırdı.. En çok da hem yazılı hem süslemeleri işleri severdim ben.. Onlar yapılırken pürdikkat izler ilerde mutlaka ben de yapabilmeyi hayal ederdim..

Babam okumamıştı ama ilkokul tahsilini iyi almış bir adamdı.. Babası da esnaf olduğundan hesap kitap işlerini çok iyi bilirdi.. Ara ara dükkanın duvarında eski çerçeveli baba-oğul fotoğraflarına bakar iç geçirirdi.. Bir gün elinde çayı, duvardaki fotoğrafa bakarken yanına geldiğimde başımı okşadı ve fotoğraf makinesini almam için beni eve yolladı.. İkimiz iş başında ilk kez fotoğraf çekindik.. Üç gün sonra babam o fotoğrafı çerçeveletip diğerinin yanına astığında gözleri doldu ve beni kucağına alıp öpüp kokladı..

Aradan yıllar geçince artık dükkan bana kaldı.. Zaten genelde baba mesleği olan insanlar okumuyordu çevremizde.. Ben de liseden sonra okumadım bıraktım okulu.. Hocalarım hep Edebiyat okumamı tavsiye etseler de ben edebiyatı ders olarak sevmiyordum.. Ama okumak ve yazmak benim için paha biçilmez şeylerdi..

Babam artık işe fazla gelmiyor, diğer ustalar ile bana bırakıyordu dükkanı.. Ben genelde defter kitap işlerine bakıyordum.. Dükkandaki eski geleneklerin hepsi değişen makinelere rağmen devam ediyordu.. Yine öğle molalarında çaylar içiliyor sohbetler ediliyordu.. Kazım Usta dükkanda yazı işleri ile uğraşan tek kişiydi.. Ben de o işe çok heves ediyordum ama bir türlü kalıcı bir şey yazmak yani yazdığımı bir yerde görüp de "işte bu benim eserim" demek nasip olmamıştı taa ki o güne kadar..

Mahallede okunan sela, eve doluşan kalabalık, teselli yüklü gözler, destek veren eller ile beraber bir buçuk metreye bir metrelik çukura dualar eşliğinde bıraktık babamı.. Veren geri aldı diyordu herkes.. Acaba alan da giden de razı mıydı bilmiyorum ama kalanların hiçbiri razı değildi akıtılan gözyaşlarında.. Ona bir mermer ustasına yakışır güzellikte ama bir o kadar da mütevazi olması gereken bir mezar yaptı ustalar.. İlk mermer yazımı o gün yazdım:

Ali Kemal Keyifci
D.23.06.1937
Ö.14.02.2006

Ruhun şâd olsun baba...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder